• kimseye bulaşmayan yazar

    .
    Bir susun amk. Bir nik altı yazıyoruz bundan gocunan gelip başlık sıçıyor. iftira atanlara napalım, Susalım mı? Sanki durduk yere kalkıp ben bulaşıyorum.
    #36106002 :)
  • annenin değerinin anlaşıldığı anlar

    .
    http://galeri.uludagsozluk.com/r/1368321/+
    #36092780 :)
  • geceye bir gerçek bırak

    .
    Ölüm var. Her ne kadar ölümün olduğunu bilsek de neden hala aynı şeylere devam ediyoruz. Çok garip.

    "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?"
    - kaybedenler kulübü.
    #36052373 :)
  • güzel kız

    .
    Güzel kadınlar vardır, ama çirkin kadınlar yoktur. Hayır hayır, her kadın güzeldir değil, kadınlar güzelse varlardır. Güzel kadınların fikirleri ciddiye alınır, hoyratlıkları tutku olarak görülür. Çirkin kadınların hoyratlığı, vahşilik ve bayağılıktır. Güzel kadından çıkan koku, ses nasıl olursa olsun, algılarda en güzel yerleri titretir; çirkin kadının sesi duyulmaz, kokusu bir his uyandırmaz. Tadı yoktur çirkin kadının. Şiirler güzel kadınlara yazılır, güzel kadınlar için yazılır, çirkin kadınların sırtında. Güzel kadın evreni etrafında büker, çirkin kadın kara deliklerce emilir.
    Güzel kadınların gülüşü, ünlü ressamların ilham perileri olur, çirkin kadınlarınkiyse yaşam umudunu söndüren kötü cin. Çirkin kadınlar yoktur be aslında. Seslerini,fikirlerini yutmuş bir halde, birilerinin kendilerini var kılmalarını beklerler. Özür dilerim bu boktan dünyada olduğumuz için.
    #36087860 :)
  • kitap alıntıları

    .
    Bir adam eğer ayağını veya gözünü kaybederse, bunu bilir ama benliğini kaybederse, bilecek bir "ben" artık orada olmadığı için bunu bilemez.

    Karısını Şapka sanan adam, Oliver sacks.
    #36087105 :)
  • kitap alıntıları

    .
    ''Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de: bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyorlar. (...) Ölümün için her şey çoktan hazır: seni öldürecek top güllesi çok uzun zaman önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.

    En yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin ki? Neden sürdüresin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı sanki: anasına babasına layık bir oğul, küçük cesur izci, daha iyisini yapabilecek iyi bir öğrenci, çocukluk arkadaşı, uzak kuzen, yakışıklı asker, yoksul genç adam? Biraz daha gayret etsen, hatta buna bile gerek yok, birkaç yıl daha geçse, orta sınıftan, değerli bir meslektaş olacaksın. iyi koca, iyi baba, iyi yurttaş. Eski tüfek. Tıpkı kurbağalar gibi, toplumsal başarının küçük basamaklarını birer birer tırmanacaksın. Geniş ve çeşitlilik gösteren bir yelpaze içinden, arzularına en uygun düşen kişiliği seçebileceksin, tam senin ölçülerine göre titizlikle biçilmiş olacak. Nişan verilecek mi sana? Kültürlü mü olacaksın? Ağzının tadını iyi bilen biri mi? Böbrek ve kalp uzmanı mı? Hayvan dostu mu? Boş saatlerini akortsuz piyanonda, sana hiçbir zarar vermemiş olan sonatları katletmekle mi geçireceksin? Yoksa sallanan bir koltukta, kendi kendine yaşamın iyi yanları da olduğunu tekrar ederek piponu mu içeceksin?''

    Georges Perec, Uyuyan Adam syf.31-32 (Metis yay, çev: Sosi Dolanoğlu)
    #36073285 :)
  • sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

    .
    Adalet yerine koymaktır. insan bu dünyada bulunduğu süre boyunca adaleti bozmaya çalışmıştır Çünkü burayı yaratmadığı halde istediği şeyi istediği yere koymayı kendi hakkı zannetti. Ne zaman bir şeyler yarattı o zaman kendi adalet sistemini koydu. işte kendi yarattığı şeylerde gerçek adaleti kullanmadığı zaman yarattıkları yok oldu. Hiçbir devletin sonsuza kadar yaşamamasının sebebi budur. insanların da adil olmamasının sebebi budur. O yaratma eylemini gerçekleştirmeden zaten yaratılmış olanda adalet diye zulmetmesi bundandır.
    #36062249 :)
  • ölüm içgüdüsü

    .
    Ölüm içgüdüsü[der Todestrieb] ile, Sigmund Freud tartışmalı kavramlarından birini psikanaliz kuramı içinde tanıtır. Ölüm itkisi ya da içgüdüsü yaşam içgüdüsünün [Lebenstrieben] karşıt kutbudur. Daha sonra bu güdü sıklıkla Yunan ölüm tanrısı Thanatos'un isim verici olarak işlev gördüğü Thanatosolarak tanımlanacaktır

    Ölüm itkisi, 1920'de yazılan ve Freud'un düşüncelerini açıkladığı el yazmasının adının gösterdiği gibi, Jenseits des Lustprinzips (haz ilkesinin ötesinde) içinde yer alır. Ölüm itkisi cansız, hareketsiz ve ölü olanın inorganik bir durumunda yaşamın önceki aşamalarına dönmeyi amaçlar.

    Freud yineleme saplantısını [Wiederholungszwang] ölüm içgüdüsü/itkisinin dışa vurumu olarak anladığı gibi, genel olarak öznenin korunma ve sükunet ihtiyacı, başka bir ifade ile yineleme mevrozunun ritüalize edilmiş eylemlerde dışavurum bulacağını da ifade etmiştir.

    Psikoanalizin antropolojik kavranışında, ölüm itkisi ile libidonun birbirine karşı koyan itkilerine ilişkin bir şey kastedilir. Eros birliktelik ve birleşmeye yönelik olarak eğilim gösterirken, Ölüm itkisi ise bu birliğin çözülmesine, dağılmasına, birliğin kopmasına yönelik bir eğilim gösterir.

    Normal olgularda, yaşam ve ölüm itkisi genellikle birbirine karışık olarak ortaya çıkar, bu ikisinin agresif bir karışımı partneri elde etmek amacıyla daima sağlıklı cinsel ilişkinin niteliklerinden birisi olmak kaydı ile.. Her iki eğilimi eşdengesinin bozulması psikolojik bozukluğa yol açar.

    Canlı olanı yok etmeye yönelik arzu hem öznenin kendisine hem de öteki kişilere yönelebilir. ilk olguda ölüm itkisi ana rahmine geri dönmeye ve doğum öncesi duruma yönelik bir arzunun idealtipi olarak oto-agresyon ya da regresyon biçimi alabilir. Regresyon ayrıca cansız nesneler için fetişistik biçimde kendini dışavurabilir, ekstre olgularda Nekrofili ve Koprofiliye (dışkı-seviciliği) kadar da gidebilir. Freud ölüm itkisini anal karakter ile bağlantılı olarak ele almıştır.

    Ölüm itkisi diğer insanlara dönüp, yıkıcı bir itkide, ötekine zarar verme ve onu yıkıma uğratma arzusunda, daha zayıflamış bir biçimde sado mazoşizmin cinsel oyunlarında kendini ifade edebilir. Fakat Agresyon daima yıkıcı bir nitelikte olmak zorunda değildir, sıklıkla yaşamın korunmasına ve ayrıca ölüme karşı koyan olarak da hizmet eder.

    Bu nedenle yıkıcı dürtüsel enerji yüceltme aracılığı ile üretken ve örneğin sanatsal aktivitelere dönüştürülebilir.

    Ölümüne kadar sıkıcı bağlı kaldığı ölüm itkisinin Freudca kavranışı, psikanalizin ortodoks yönelimi altında şiddetli bir biçimde tartışmalı kalmıştır. Bir çok analist kökensel bir ölüm itkisine ilişkin hipotezi reddetmiştir ve bunun yerine früstrasyon ve dünyevi şeylerden elini eteğini çekme[entsagung]'ye yönelik tepkiyi anlamaya çalışmışlardır. Ayrıca ölüm itkisi modeli agresyonun üretken yönünün gözden kaçırılmasını da beraberinde getirmiştir.

    Fakat on yıllar boyunca, Freudyan okulların içinde açık bir eleştiri ortaya çıkana kadar devam etti. Wilhelm Reich 1920'li yıllarda Uluslar Arası Psikanaliz Birliğinin en prestijli üyelerinden biri olarak 1931'de ölüm itkisi teorisinin çürütülmüş olduğunu iddia ettiği bir makale yazdı. Freud, el yazmalarına göre kendi günlüğüne şu kararı aldığını yazmıştır; "Reich'e karşı önlem al!". Reich'in makales 1934'de IPA'dan atılmasına neden oldu.

    Ölüm itkisi üzerine tartışma Psikanalizin içinde çok sert bir biçimde ele alındı, çünkü ideolojik düzlemlere temas ediyordu. Reich ve Otto Fenichel gibi Komünizm ve Marksizm eğilimli Psikanalistler Haz ilkesinin Ötesi'nde Ölüm itkisinin postulatlarına karşı çıkmışlardır. Ayrıca böyle bir teori ile savaşın, soykırımın, toplumsal ve ekonomik sömürünün değiştirilemez biyolojik bir düzleme geri dönüş aracılığı ile meşrulaştırıldığı eleştirilmiştir. Agresyon ve yıkıcı bir hiddete [Zerstörungswut] ilişkin somut yargıların kritik analizi bu eleştiri ile geçersiz kılındı.

    Reich için bu fenomenler haz ilkesinin ötesinde değil, daha çok haz ilkesinin içinde kavranılıyordu. Ona göre, ilkin toplumsal kurumlar aracılığı ile (devlet aracılığı ile aile'de) dolayımlanan libidinal temel ihtiyaçların yabancılaştırılması ve baskılanması, Sado-Mazoşistik temel yapı ile cinsellikten, özgürlükten nefret eden insanları ve özgürlüğe ilişkin bir yetisizliği biçimlendiriyordu.

    Freud ve Reich arasında ölüm itkisi üzerine tartışma "ilk Şok: Psikemiz, Kültür ve Ölüm" isimli Reich'in yaşam ve eserlerinin ilk geniş monografisinin yazarı olan italyan Psikanalist Luigi de Marchi'nin kitabının temel çıkış noktasıydı, Marchi için, ölüme karşı savunma tüm insanlığın kültür tarihini anlama açısından kilit önemdedir. Ona göre Freud ve Reich arasındaki teorik tartışmayı daha derin bir problemden kaçınılması olarak yorumlamıştır: "Reich kesinlikle haklıydı; olguda Ölüm itkisi yoktu. Kendini yok etmeye yönelik Freud'un ısrarlı bir biçimde varsaydığı gibi mazoşizm gibi bir fenomeni gösteren bir arzu yoktur, fakat Reich de tam anlamıyla haklı değildir"

    bir insan eğilimi olarak kendine ve öteki insanlara acı dolu bir ızdırabı empoze etmek, sıklıkla kirlenmiş bir toplumun düzeni olduğu doğruysa, o zaman Freud'un onu isimlendirdiği ve Reich'in inkar ettiği bir ölüm itkisi gibi korkutucu bir şeyin var olduğu aynı şekilde bir hakikattir: insanda ölüm vardır, ölüm anksiyetesi ve ölüm bilinci vardır.

    Herşeyden önce Klein'in ve Lacan'ın okulundan gelen diğer Freud takipçileri ölüm itkisi fikrini bilhassa savunmuşlardır. Lacan şöyle yazmıştır; "Kendi eserlerinde ölüm itkisini kullanmayanlar bunu tam anlamı ile hafife alıp değerini anlamayanlardır"...

    Lacan genellikle Freud'un kavrayışından, ölüm itkisini tek bir itki olarak anlamadığında(n), dikkate değer biçimde farklılaşır, daha çok her bir itkiyi kendi içinde içeren bir bakış açısını temellendirir. Ayrıca ölüm itkisi doğanın kültür öncesi ve anorganik bir durumuna dönüşü ile onu tanımlamamış, daha ziyade kültürün kendisinin temel bir öğesi olarak tanımlamıştır: Ölüm itkisi onun için biyolojik bir kavram değildir, o sembolik düzene aittir.
    #29809955 :)
  • anlamıyorum

    .
    akla olan güvenimizin bittiğinin çanlarının çaldığı anlarda hissettiğimizdir.

    ben dış dünyaya çok geç açıldım. bunun için çocukluğuma kadar gitmek gerek. o zamanlar şen şakrak, bıcır bıcır bir kız çocuğu olarak, arkadaşlarımla keşfedilmeyi bekleyen dünya karşısında küçücük hissediyordum. bu küçüklük öyle işlemişti ki bana, yetişkin olana dek, onu korkusuzca keşfetmek,ona meydan okumak, onun bir parçası olmak başkalarının işi gibi geliyordu. başkalarının günlük hikayelerindeki özne hiçbir zaman ben olamazdım.

    "bugün öğretmenler bizi istanbul'a götürdü.", "bugün kemal ile bilim fuarı'ndaydık.", " ayşe hoca'ya böyle böyle olduğumu söyledim ve o da anlayış gösterdi" cümlelerini kurarken hayal ederdim kendimi. hayır, bahçemde kedilerle oynamak ve ağaçların tepesinde dolanmak, daha heyecanlı ve güvenliydi. benim tek meydan okuyabildiğim, durduramadığım yaşımdı.

    evet evet, ne kadar büyürsem büyüyeyim, bedenim ve zihnim küçük kalmayı tercih ediyordu. amansız, utanmaz, acımasız ve vicdansız yetişkinliklerin arasına karışmaktan kaçınmak için bedenim de, zihnim de birlik içindeydi. beylik laflar da, kararlar da, belirli bir noktaya işaret eden istekler de bana ait olamazdı. onlar kovaladı,ben kaçtım.

    ne oldu, peki? yarattığım dünyamda aklımın sınırlarını aşarak haz almaya ve mutlu olmaya çalıştım. düşüncelerimi beni dışarıda tecrübeleyemeyecek insanlarla paylaşmayı yeğledim. ailem ve gerçek dünya ile kendi zihnimde yarattığım ve bunu yansıttığım digital dünya arasında ikiye bölündüm. ikisini birbirine karıştırmaktan özenle uzak durdum. ama başarılı olamadım. gerçek dünyadaki ben'in kaygıları ve hassasiyeti, digital dünya'daki ben'e bulaşmaya, ona sızmaya başladı. digital dünya'daki de, gerçek dünya'dakine.

    ikisi ayrı ayrı dünya değil, tek bir yaşamın var ve digital platform onun yalnızca bir parçasıdır, diyenler olabilir. ama benim durumumda değil.

    asıl meseleye gelelim, zihnimde ne varsa rahatça ortaya koymaya çalıştığım düzlemde insanlar, düşüncelerinden ötürü birbirini yakalıyor, tanıyor, onların bir parçası olmak istiyor, onlara dokunmak ve onlarla etkileşmek istiyor. başkasının zihin dünyasına adım atarak, onun gözünden dünyaya bakma şansı elde ederek, onun melekeleriyle renkli diyarlara uçma fikriyle coşuyor insanlar.

    gerçek dünyada yaralı olan ben, insanların bana bir şey yapmasına engel olabilmek için bu kadar uzak kalırken onlardan, onlar beni gelip burada buluyor. ben onları "ellemiyorum", " yargılamıyorum", " bozmuyorum".aha diyorum, biraz olsun dış dünyada yakalayamadığım o tinsel etkileşimi, burada yakalıyorum sanırım. sonra ne oluyor? benim aklım sanki yalnızca başkasının beyinsel haz alma makinesiymiş gibi, algılanıyor. bütün içtenliğimle kendisine eşlik ettiğim, dünyanın sevilebilecek tüm iç titreten noktalarını sunduğum, kendisine karşı şeffaf olduğum, kendisini iyi ve var hissettirdiğim insan, kendi aciz arzularının pençesine düşüp, beni "değersizleştiriyor".

    ya benden ne istiyor bu insanlar? ben kendi kendimi tüketirken, başkasını ellemek, başkasına dokunmamak için kendi cehennem ateşimi, kendim körüklerken, neden bu insanlar benden pay alıyorlar, benden çalıyorlar? benim neyim var ki? ben, tam kalabilmek için dışarıya adım atmıyorken, beni içeride bulup, benim kendime sakladığım, biraz olsun korumaya çalıştığım şeyleri neden harcıyorlar? ne varsa kalan, gözyaşlarımla birlikte fışkırıyor dışarı. bunu o kadar mesafeye rağmen nasıl yapıyor insanlar? bana dokunma,elleme, benim beynime girme. yüzeysel ol. sonra gitmen benim için sıkıntı olmaz.

    ama sen gelip, benim benliğimin en karanlık yerlerine inen merdivenlerde bana meşalenle eşlip edip, sonra geri kaçarsan en başında bahsettiğim o korku ve güvensizlikle boğuşmak zorunda kalmaz mıyım? neden bunu yapıyorsun? bırak,kendi kendime öleyim.
    #36049436 :)
  • film izlemeye üşenmek

    .
    Üşenmek değil başlık açmaya üşendim.

    Ne kadar izlemeye çalışsam bile beceremiyorum hep yarıda kalıyor.
    Neden olduğuna bir anlam veremiyorum.
    Eskiden çok sever bir tane izlerdin her gün.

    Galiba hayattan zevk alma eşiğim çok düştü.
    #36051828 :)
  • türkçenin yetersiz bir dil olması

    .
    Böyle bir şeye karar vermek için o dille felsefe yapmak gerekir. Hâlâ aynı fikirdeysen bunu dilin kendisine değil, onu kullanan insanların düşünsel durgunluğuna bağlamak zorundasın, çünkü felsefe yaparak bunu çıkarırsın. Basit bir sözcük dahi kendisinden anlamlı olmaktan ve kendi başına bir şeyi göstermekten uzakken, bir hususta herhangi bir dilin herhangi bir konuda "kendinden" yeterli olmasını beklemek ahmaklıktır.

    Bir dil, bilim ve felsefe için yetmiyorsa bu sadece o dili konuşan insanların bilim ve felsefe yapmadığı anlamına gelir.
    #36050960 :)
  • kahraman arketipi

    .
    sanırım ufaktan trollük yapayım derken yanlış anlaşılmış yazar.
    üzerine çok fazla gidildiğini düşünüyorum. bu tarz platformlarda cinsel içerikli hakaretler hoş durmuyor sanki.
    #36048256 :)
  • martin heidegger

    .
    Kendisine ait şöyle bir instagram hesabı olan filozof:
    https://www.instagram.com/martinheideggerofficial/
    #36047868 :)
  • neden evet veriyorum

    .
    bir verme çeşidi olarak evet vermek.

    tanım: bir soru.
    #36038886 :)
  • kahraman arketipi

    .
    Sevdiğim bir yazar. kendi halinde sağa sola bulaşmadan yazan çizen.
    Yazmaya devam etsin dursun.
    Gereksiz başlıklara da aldırmasın. Köpekle köpek olunmaz.
    #36048283 :)
  • depresyonda dünya

    .
    bu yazıda biyolojik bir rahatsızlık olan depresyondaki kişinin uyumsuzkişiyle olan benzerliği üzerinden birkaç şeye değinmek istiyorum.

    depresyon hakkında herhangi bir şey duymamış olan yoktur günümüzde. son zamanlarda en çok duymaya başladığımız bir hastalık. semantik anlamda ayıklamaya ihtiyaç duyan bir kelime olduğunu eklemek gerek. bunun sebebi, özellikler ingilizce konuşan insanlar, depressed ifadesini kötü hissettikleri hemen hemen her anda kullanıyorlar. ancak depresyon, özellikle major depression, birinin kanser olması kadar ciddi, hatta daha bile ciddi olabilen bir hastalık.

    robert sapolsky major depressiondan bahsederken, kısaca, genetik ögeleri olan biyokimyasal tepkimeler ve günbatımını bile sevemez hale getiren deneyimlerle karakterize eder. dışarıdan bakıldığında hayatını yoluna sokamayan ve hep karamsar olan bir insanmış gibi gelse de major depression'ı olan insanlar, aslında bakılırsa, kanser hastalarından bile belki de daha kötü haldedirler.

    kanser hastalarının bazılarında, arkadaş şebekesi daha güçlü hale geldiği için, hastalığın iyi yanlarını görenler ve hastalığı takdir edenler olmuş, olabiliyor. ancak major depression öyle bir şey ki, hiçbir şeyden zevk alamaz hale geliyorsunuz. hiçbir şeyin olumlu bir yanı söz konusu değil. olumlu olduğu bariz şeylerin bile olumsuz yönlerine yönelir bu kişi. zevk alamama problemi en başta gelir bu hastalıkta. o halde neden yaşamak istesin ki bu kişiler? intihar düşüncesine oldukça sık başvururlar, bu yönde edimde de bulunurlar.

    major depression'da olan kişi, yine günlük hayatta basitçe kullandığımız ama aslında daha güçlü ve derin olan keder duygusunu taşırlar. hemen hemen her durumda suçluluk hissederler.

    başka bir belirti ise, bu kişiler pyschomotor retardation denilen, bir şey yapmak istemeyecek kadar yorgun hissetme durumu. her şey çok yorucu gelir ve bu yüzden de bir şey de yapmak istemez kişi. bu yalnızca beyninde yer eden bir düşünce değil, fizyolojik olarak kaslarında yaşadığı ve eylemlerini daha yorucu hale getiren biyolojik tepkimeler yüzündendir.

    bu düşüncenin ışığında, major depression'dan muzdarip olan birine, "hadi ama kendini toparla, git güzel bir duş al ve böyle düşünmeyi kes, kendine gel" demek, şeker hastasına, "hadi ama lanet olası insülinine söyle problemli olmayı kessin, çöz artık şu kan şekeri problemini" demek kadar saçmadır. yani, depresyon, kişinin kendi psikolojisini olumlu düşüncelere odaklayarak geçirebileceği kadar dönemsel bir durumdan ziyade, böbrek yetmezliği yaşayan bir insanınki kadar biyolojik bir vaka ile karşı karşıya kalma durumu kadar gerçek ve biyolojiktir. robert bunun altını sıklıkla çizer.

    biyolojik bir bozukluk olduğu düşüncesini major depression'da görülen vegatative semptomlarla güçlendirdiğini ileri sürer. neler var bu semptomların arasında: uyku problemi. normal bir insanın uyku döngüsünün yapısına uygun düşmeyen uyku davranışları gösterirler.

    ilginçtir ki, normalde mutsuz olan birinin karbonhidrat ihtiyacı artmasına rağmen, major depression'daki kişinin iştahı azalır.

    diğer bir belirti, yataktan çıkmasını bir cehennem haline getiren stress response activation. yani, sadece kötü hissediyor ve halsizleşiyor değil; ciddi ciddi kaslarda stress response activation sebebiyle hareket etmede güçlük başlıyor. bunlar bu hastalığın biyolojik temelli olduğu savını desteklemek için öne sürülüyor robert sapolsky tarafından.

    depresyonun beyindeki kimyasallarla olan ilişkisine bakıldığında ise, öncelikle basitçe sinirlere değinir robert sapolsky. iki nöron birbirine değmiyorsa, bağlantı yoksa yani, sinirler arasında bağlantıyı sağlayan elçiler var. bunlara neurotransmitter deniyor. birçok neurotransmitter söz konusu, serotonin, dopamin vs. major depression'da gözlemlenen yukarıdaki özelliklerden, zevk alamama durumu, dopmanin eksikliğinden,noreprefrinin , yorgunluk hissiyle (psychomotor retardation) ilişkilendirilen bir neurotransmitter, serotonin eksikliğinin, keder ve suçluluk duygusunu artıran bir neurotransmitter olarak anlaşılmış olduğundan bahseder. antidepresanlarda sık sık duyduğumuz neurotransmitterlar bunlar. cortex de bu bağlamda depresyona sebep olan unsurlardan biri. üzerimize aniden koşa koşa gelmeye başlayan bir fil gördüğümüzde hissedilen bir duygunun, beynin diğer bölümlerinde de etkin hale getirilmesine neden olan beynin bir bölümü cortex. depresyonda da, cortex birçok üzüntülü düşünceyi beynin diğer bölümlerinde aktive ediyor. bundan ötürü, cingulotomy denilen, beynin cortex bölümünün diğer bölümlerle bağlantısını kesme operasyonu geliştirilmiş ve işe yaradığı da görülmüş. bu diğer bütün yöntemler işe yaramadığında ve kişi artık kendini öldürecek hale gelecek kadar kötü olduğunda başvurulan bir şey. frontal lobotomy değil burada sözü geçen.

    depresyon hayata karamsar bakan psikolojisi bozuk insanların yaşadığı şeyden daha kompleks olan, biyolojik temelli anlaşılması gereken bir hastalık. hayatımızı mükemmel kademeye ulaştırmaya iten sistemde insanlar bu hastalığı yaşadıklarını anladıklarında utanç duyuyorlar; tedavisi edilmesi önemlidir.

    ancak, felsefe ile düşünmeye başladığımızda depresyon belki de çok çok önemlidir.

    camus'ün sisifos'unda bahsettiği uyumsuzla bağlantı kurmak istiyorum bu noktada. uyumsuz kişiden oldukça yumuşak hatlarla hatırlayacak olursak, bu kişi hayatın anlamsızlığını keşfeden ve bu anlamsızlık yüzünden intihar düşüncesine yönelen ve bunun için akıl yürütürken, aklın yardım edemediği noktada, beynin evet intihar etmeliyim, bedenin ise hayır dediği noktada olan kişinin yaşadığı derin tecrübe. bu kişi için hayat öyle anlamsızdır ki, eylemde bulunmak istemez ve ne yaparsa yapsın ölüm gerçeği karşısında eylemlerine mana yükleyemez. akıl ona yardım edemez, ona intihar edip etmemesinin formal reçetesini veremez. intihar etmesi gerektiğini düşünmesine rağmen yaşamaya devam eden insan, uyumsuz düşünce içerisinde adeta ıssız, yabani bir yerdedir. burada kendisiyle ilgili en derin duyguların evrenini çizer ve yalnızdır. akıl doğru yolu gösteremez, tamamen kendi başınadır.

    bu düşüncelerle boğuşan insan için zevk aldığı her şey anlamını yitirir. sevdiği insana karşı yabancılaşır; ona duyduğunu düşündüğü o yüce ve derin duygular kaybolmuştur artık. bütün dünya ve içindekiler, ham gerçekliğiyle karşısındadır. meğer, dünya kendisinin yüklediği anlamdan ibaretmiş. meğer, onun o çok sevdiği ve huzur bulduğu yer, o kadar da huzur verici değilmiş. gün batımı aslında, hava kirliliği oranının fazla olduğu yerlerde ışığın çarpmasıyla alakalı imiş.

    "alışkanlıkla maskelenmiş bu dekorlar ne iseler gene o olurlar."

    işte depresyondaki bireyin de artık anlam yükleyemediği ve zevk alamadığı her şey, uyumsuzun da kendi haliyle görmeye başladığı şeyler haline gelir. dünyayı "kendinde-şey" olarak tecrübe etmeye en yakın tecrübe budur belki de.*yalıtık, yavan ve soluk gelir her şey gözüne. olduğu gibi. depresyondaki insan için de, uyumsuz için de dünyanın hiçbir anlamı kalmamıştır. dünya kişinin yüklediği tüm o manalardan arınmış, ne ise o halde karşımızda tüm çıplaklığıyla yer alır.

    robert sapolsky depresyonu tedavi ettirmekten çekinmeyin diyor belki ama, gerçeğin ıssız ve yabani bitkilerinin olduğu diyarda gezinmek gerekir camus için. ve felsefe bilimsel temelli bir bakış açısıyla inşa edilen insanı, tekrardan ele almamız gerektiğini çok güzel gösteren bir şey.
    #36044433 :)
  • derin düşünceler

    .
    Yağmurun terk etmesi midir gökyüzünü, benim şehirden kaçışım? Hayır. Gittiğim yere bir faydam yok. Ne toprağa bereket vereceğim ne bir haber getireceğim yeryüzüne. Ama bende onun gibi karmaşıklıkları düzeltmek istiyorum. Yağmurun yağışından sonra açan gökkuşağı, temiz gökyüzü, taze toprak kokusu gibi. Bu dağınıklığı gidermek isteyen birisi olmak istiyorum. Şehre olan kızgınlığım beni yola itti. Başladı serüven. Israrla attım adımlarımı bu kızgınlıkla. Ama tabiat beni tükürmek istedi her adımımda. Tabiat beni boş bir uğraşı olarak gördü. Tarih beni yazmak istemedi. Ulu çınar olamadan sayfalarından köklerimi yolmak istedi. Eğer sonunda harp olsaydı belki birazcık da olsa hafiflerdi öfkem. Çalışma azmim düşerdi belki. Kadınım, Hatta uyumadan önce saçlarıyla oynardı; parmaklarım. Ama ben yoluma, kaçışıma devam edeceğim. Bunu bir harp olarak görsem bile hudutlarımda, kalemde nöbetime devam edeceğim. Sonunda ise ölümün bana verdiği yüce bilgiyi unuttuğuma yanacağım.
    #36042612 :)